06 Temmuz 2015
25 Ekim 2012
6
Şöyle denize uzansam boylu boyunca,
Ne batsam ne çıksam,
Sızı gibi dalgalar götürse beni uzaklara.
Gözlerim kapalı,
Kulaklarım suyun içinde,
Hiçbir kirliliğe maruz kalmadan.
Ne batsam ne çıksam,
Sızı gibi dalgalar götürse beni uzaklara.
Gözlerim kapalı,
Kulaklarım suyun içinde,
Hiçbir kirliliğe maruz kalmadan.
23 Eylül 2012
5
Zamanın kapıya takılmış kilit olduğu zamanlardı. At
gözlüklerimiz en önemli aksesuarlarımızdı. Beynimizi bizden başka kimse
görmesin diye süslü şapkalar takardık. Esaslı sözler etmeye kalkardık ama
dilimizi eşek arısı sokardı. Herkes dillere destan bir hayatın hayalcisiydi;
kimsenin hayatı dillere destan değildi. Haber programları insanlığın çıkmazda
olduğunu söylüyordu; kimse onların dilini anlamıyordu.
16 Ağustos 2012
diyeceklerim var #4
İnternet bankacılığı kullanma özürlüsü biri olarak en sevdiğim iş, kredi kartının son ödeme gününde bankamatik bankamatik gezmektir. Bu gezintiye neden son gün başladığım hakkında konuşmak istemiyorum pek. Onun yerine ismini vermeyi çok istediğim Finansbank'ın caanım bankamatikleriyle yaşadığımız ufak çaplı sorundan dem vurmak niyetindeyim canım okuyucu. Ben ne zaman elimde paramla bankamatiğe yönelsem sistemi para kabul etmemeye yemin etmiş bulunuyor. Hayır yani oraya kadar gittiğime mi yanayım, o kadar tuşa basıp içimde umut beslediğime mi yanayım yoksa sıcakların alnında gideceğim öbür bankamatiğin yoluna mı yanayım? Sen söyle balım okuyucu, hangisine yanayım? Belki de diğer bankamatiğin de sistem bozukluğu içinde beni kıvrandırma ihtimaline yanmalıyım. Ki kıvrandırdı, kıvrım kıvrım yaptı.
Makinelere hiçbir zaman güvenmememiz gerektiğini biliyordum. Bir de durmak nedir bilmeyen adamlar akıllı makineler yapıyorlar. O akıllıların dünyayı ele geçirme olasılıkları üzerine sizinle konuşmayı çok isterdim, fakat şu an biraz Teknosa'dan konuşmam lazım. Teknosa adamı deli eder arkadaş! Alacağım dandirik bi kulaklık, bana çektirdikleri çok da fazla bir şey değil aslında. Yine de o kasada nasıl nakit para olmaz? Hadi o an olmayıverdi, onu anladım, ama 5 saat sonra hala nasıl olmaz? Bi de demez mi adam bana "şimdi iftar vakti olduğundan arkadaşlarım yok, nakit para soramıyorum" diye. Ulan gelmişim 5 saat önce, o zaman niye çıkaramadınız bi nakit? O zaman da mı iftar vaktiydi? O zaman da mı arkadaşların yoktu? Kart mart dedi ama inat ettim, yok kartım benim diye böğürdüm. Seni yenecem Teknosa! O kulaklığı nakit alacam Teknosa! Ayağını denk al Teknosa! Adamı hasta etme Teknosa!
Bu arada ben diyorum ki bankamatik olaylarının hemen ertesi gününde yaşanan, Finansbank'ın bana sorgu sual etmeden gönderdiği yeni, gıcır kredi kartı olayına yansam daha yerinde olur. Bir de o gün benimle bankamatikleri ziyaret eden cefakeş dostlarım Dif ve Mjoranda'ya müsadenizle buradan teşekkürlerimi sunsam, bi öpsem çok güzel olur.
Bu yazıyı şöyle güzel bir şarkıyla kapatmayı çok isterdim ama hiç uğraşamayacağım şimdi okuyucu, kusura bakmican artık.
Hadi öptüm, bay.
08 Ağustos 2012
Hüsnü Bey Amca
8 ağustos sabahı yine ölümü
beklemek için yirmi sene evvel pencerenin önüne koyduğum kırmızı koltuğa
oturmuştum. Kolçağa elimi koyduğumda kırmızı kumaşın lime lime olduğunu fark
ettim. “bunu da değiştirmek lazım artık” diye düşündüm bir an. Bir an sonraysa
kendime çok kızdım, zira koltuk yirmi senedir “şu adamı da değiştirmek lazım
artık” diye bir şey söylememişti. Ben bunu nasıl düşünebilirdim ki. Yirmi sene
evvel bir adama aitti bu koltuk. Adam ölmüştü ve ben de eskiciden almıştım
bunu. Yani benim için idealdi. Yani ölümü görmüştü ve ben ölümü beklerken
yanımda ölümü bilen birinin olması bana güç veriyordu. Bu güçle ölümü
beklemekten asla vazgeçmiyordum.
Niye illa ki ölümü beklediğimi
sorabilirsiniz, bunu yadırgamam. Niye komşuyu beklemiyorum ya da bakkalın ekmek
getirmesini beklemiyorum veyahut ağzı yüzü dondurmaya bulanmış bir ufaklığın
kapıyı çalmasını beklemiyorum? Bunların hepsini sorabilirsiniz, bunların
hiçbirini yadırgamam. Siz sorabilirsiniz, ama ben cevap verir miyim bilmem. Fakat
bunları sorduğunuz için sizi asla küçük görmem.
Biraz konuşmaya ihtiyacım olsaydı
siz sormadığınız halde yanmış yemeğin, içmeyi unuttuğum ilaçların, su dolu bir
küvette uyuyakalmanın adamı öldürmeye yetmediğinden dem vurabilirdim. Buralardan
bir yerlerden konuyu yalnızlığa bağlayıp önceleri, on beş sene öncesi falan,
onun tam bir katil olduğundan emin olduğumu ama geçen senelerden sonra
yalnızlığın eline bıçak versen ve karşısında bütün haşmetinle dikilsen, ona dik
başlılık etsen dahi elindeki bıçağı senin en canlı organına nasıl saplayamadığına,
gereken cinayeti bir türlü nasıl işleyemediğine kısacası yalnızlığın adamı öldürmeye
nasıl yetmediğine ikna edebilirdim sizi. Eğer biraz konuşmaya ihtiyacım
olsaydı.
30 Ocak 2012
4
Yara izlerinin dökümü, özellikle de her sabah tıraş olmak ya da saçını taramak için banyonun aynasına baktığında gözüne çarpan yüzündeki yara izleri. Onları pek aklına getirmiyorsun, ama düşününce onların yaşamın izleri olduğunu, yüzüne işlemiş o çeşit çeşit pürüzlü çizgilerin senin kim olduğunu anlatan gizli alfabenin harfleri olduğunu anlıyorsun; çünkü her çizgi iyileşmiş bir yaranın izi ve her yara dünya ile beklenmedik bir çarpışmada, yani bir kaza yüzünden ya da kazanın tanımı "olmaması gereken bir şey" olduğuna göre olmaması gereken bir şey yüzünden olmuş. Olmaması mutlak olan olaylara karşı beklenmeyen olaylar; bu sabah aynaya bakarken, önünde sonunda sona ermesi gibi kaçınılmaz bir olay dışında yaşamın baştan sona rastlantılarla, olasılıklarla dolu olduğunu fark ediyorsun.
Kış Günlüğü-Paul Auster
Kış Günlüğü-Paul Auster
29 Ocak 2012
diyeceklerim var #3: merhaba sayın okuyucu
21 Kasım 2011
3
"Zaman, hiçbir elin çevirmediği mavi kum saatinin dibinde hareketsiz bekliyordu."
Tüm İnsanlar Ölümlüdür-Simone de Beauvoir
Tüm İnsanlar Ölümlüdür-Simone de Beauvoir
03 Ekim 2011
2
Ve en
önemli şeyimiz, inançlarımız. İnançlarımızı kaybedeceğiz, ama onlar dönüp dolaşıp
bizi tekrar bulacaklar.
23 Eylül 2011
Sahibinden, Az Kullanılmamış
Hiçliğin ortasında iki hiçtik. İkiliğimiz, bir adam
edemiyordu tüm uğraşlara rağmen. Hiçliğin ortasındaki iki salıncakla anlam
kazanmıştı varlığımız biraz da olsa. Üşüyorum diye güneş vuran salıncağa ben
binmiştim. Senden hızlı sallanıyordum kabul etmesen de. Bu şekilde güneşe
gidebileceğimi söylediğimde gülmüş, inanmamıştın bana. Sen zaten hiç
inanmamıştın bana. Kuşların sabah ezanından hemen sonra ötmeye başladığını
söylediğimde de inanmamıştın, flamingoların karides yediği için pembe renkte
olduklarını söylediğimde de.
“Kullanmaya başladığında biter aşk” dediğim günü hatırlıyor
musun? Hani gülmekten oturduğun sandalyeden düşecektin neredeyse. Hani bir gün
ayrılıyorduk seninle. Hani ‘nokta’ koymanın tam zamanıydı. Hani ünlemli bir
“sus” demiştin bana, “çok zalimsin” demiştin. Oysa zalimlik, ayağının altıyla
böcek ezen çocuğun gözlerinde gizliydi. Zalimlik, kızına tecavüz eden babanın
hastalıklı hormonlarında saklıydı. Zalimlik, bir lafıyla cehennemi boylatan din
tüccarlarının kirli ellerindeki parada can bulmuştu. “çok zalimsin, sus!”
Sustum, ama susmak yerinde bir karar değildi. Belki de saçak altına sığınmak
yerine doluya tutulmanın ağırlığı altında paramparça olmalıydık. Susmak yerine
birbirimizin beyin salatasını yapıp gelecek yarışmacılara ikram etmeliydik. Ama
sustuk.
Susunca hatırlamıştım, bir söz vardı bana verdiğin. Çantamı karıştırmaya başladım, “burada, bir
yerde olacaktı.” Çantanın dibinden bulup çıkardım sözü. Yaldızı yer yer
bozulmuş, yanımda taşıdığım ağır kitap ezmişti kenarlarını. Boğuk sesinle ve
‘gururumdan ödün vermem’ bakışlarınla bende kalmasını istedin, lakin sözler
verilmek içindi. Bana verdiğin sözü, sana geri vermeliydim ki başka bir kadına
verebilesin. O da sana iade etme inceliğini gösterirse bir sonrakine verirdin.
Sözü masaya koydum. Söz, masada kaldı.
19 Ağustos 2011
30 Temmuz 2011
diyeceklerim var #2: nephe'nin sinekle imtihanı
Hangi gündü hatırlamıyorum, ama uyumak istiyordum. Uyursam her şey düzelecekti. Uyursam gözlerim daha fazla acımayacaktı. Uyursam daha fazla düşünmeyecektim. İşte bu iyi niyetlerle yatağıma yollandım. Geceleri 23 derece olan sıcaklığa rağmen hala yorgan kullanmamın bence şaşılacak bir yanı yoktu, zira kendisi bana eşlik edince kendimi daha rahat hissediyordum. Uykuda mühim olan rahatlıktı. Bir yerde okumuştum, "nasıl rahat ediliyorsa öyle uyunmalı" diyordu, "kaslar kasılmadan, vücut serbest bırakılarak uyunmalı" da diyordu. İşin sonunda gereklilik kipi ve güzel uyku varsa insan o işi yapar. Çünkü insan, gerekli yerlerde emir alan bir hayvandır. Ben de uyku hayvanlığıma hayvanlık katmak amacıyla aldım emirleri ve nihayetinde tek aşkım olan yorgana açtım kollarımı. O günden beri sarmaş dolaşız yorganla.
O gece de bu hırsla gömüldüm yorganıma. Öyle güzel bir uyku çekecektim ki artık 24 senelik olan ömrüm böyle bir güzellik görmemiş olacaktı. Hani uykuyla uyanıklık arasında, her şeyin olabileceği, yarı kontrollü yarı insan elinde olmayan o evre var ya, hah işte oradaydım ben de; bulut üstü bir yerlerdeydim. İşte o sıralarda bir küçük sivrisinek başka yer yokmuş gibi geldi kulağımın dibinde vızıldamaya başladı. Gözlerim anında açıldı, yaklaşık bir ton ağırlığında olan kolum hemmen kalktı ve sineği kovmaya çalıştı. Vızıltı uzaklaştığında tekrar bulut üstüne dönmek için gözlerimi kapadım, ama sinek vazgeçmiyordu sayın seyirciler. Adeta kulağımla bir alıp veremediği vardı hayvanceğizin. Ben diyeyim on, sen de yirmi, hatta belki de otuz kez elimle kulağımı yelpazeledim, sineği tutup cılkını çıkarmaya yeltendim ama bana mısın demiyordu. İnsan gibi konuşmaya karar verdim, dedim ki "bak, ben sana gelme demiyorum, yine gel, ama ben uyuduktan sonra gel. Ağzımdan salya akmaya başladığı noktada elim, kolum, bacağım senindir." Fakat sinek insani ihtiyaçlardan anlamadığı gibi laftan da anlamıyordu, sanki beni hiç dinlemiyordu, tüm ilgisi lanet olası kulağımdaydı. İşler dayanılmaz bir hal aldığı sırada aklıma cin bir fikir geldi. Böylesi ne görülmüş ne duyulmuştu! Yok yok kesin daha önce denenmemişti. Fikrimden mütevellit büründüğüm haklı gururumla bir bacağımı yorganın dışına çıkardım, böylece ben uyuyana kadar sineğin dikkatini bacağıma çekmiş olacaktım. Kabul edin, çok şeytani bir fikirdi. Kulağımdaki vızıltı kesilmişti ama o da nesi bu bacak olayı apayrı psikolojik olaylara yol açmıştı. Adeta bir paranoyak olmuştum. Sanki sinek bileğimi ısırıyordu. Saniye sonrasında dizimi ısırmaya başlamıştı. Şimdi de ayağıma mı niyetlenmişti? "Hayır" dedim, "eğer şimdi orayı kaşırsan küçücük varlığının tümüyle istediği kulağıma tekrar gelebilir. Hem bi kere ısırmasına izin verirsem belki uyuyana kadar ilişmez bana." Derken uyumuşum işte. Her şey iyiydi, uykum güzeldi. Acı gerçekle sabah kalktığımda yüzleşmiştim, bacağım neredeyse boydan boya ısırılmıştı. Utanmasa bacağı komple alıp götürecekmiş dengesiz. Yani ben sana ısır demiştim de bütün bacağı ye dememiştim ki. Ama olsun, bunların hiçbiri önemli değildi, zira kanım yerde kalmamıştı. Gece dönüşlerimden birinde kendisiyle burun buruna gelmiş ve kanımı yastığıma bulaştırmak suretiyle öcümü almıştım. Haklıydım. Gururluydum.
Tabi o kadar yemeye ağırlaştı dingil, kaçamadı. Bi keresinde de bir arı... neyse bu macerayı da sonra anlatayım.
ayrıca başlık bulma özrümü bilip beni böyle kabul eden, üzerine bi de bana başlık bulan Dif'e koccaman bi alkış!
27 Haziran 2011
dinledik sevdik #3
keşke gökyüzüne asılı kocaman bir hoparlör olsa, tekrar tekrar bu şarkı çalsa, biz de altında hoplaya zıplaya, kollarımızı açıp uçak yaparak koşsak saatlerce. sonra yağmur yağsa ama bizi durduramasa, sırılsıklam bir halde havada taklalar atsak.
21 Mayıs 2011
diyeceklerim var #1
Farkettim ki ben bu blog işini fazla ciddiye almaya başlamışım. Biraz ara vereyim dedim. Azcık saçmalayayım, içimi dökeyim dedim. Kötü mü demişim? Hayır, bence az bile demişim; ama yine de adam olana yetecek seviyede.
Neyse, demem o ki, hayat akmıyor sayın seyirciler. Hayat durdu, ben tıkandım, hepimiz şaşkınız. "Bütün köprüleri yakmak" eylemine karşı içimde durdurulamaz bir istek var. Bu isteği bastırdıkça "sağa sola saldırmak" eylemine karşı koyamıyorum, elimde değil yapamıyorum. Benim etkim olmadan her şeyin yıkılmasını istiyorum ki sonrasında kendime lanetler yağdırmamayım. Her şey kendi kendine yıkılsın ve ben baştan başlayayım, bu sefer daha güzelini yapayım. Ama bu hakkımı bir kere kullandım sanırım, o yüzden de hiçbir şey yıkılmamakta ısrar ediyor. Onlarınki inatsa benimki de inat. Ben de yıkmaya teşebbüste hiçbir şey yapmamakta ısrarcıyım, hayıflanıp durmaktan başka.
Hayıflanmak demişken, son günlerde para üstlerini çok düşünür oldum. Sanki bugüne kadar hiç yanlış para üstü almamışım gibi geliyor bana. Tabi bunun olasılığı oldukça az, zira o kadar çok para alış verişi var ki hayatımızın ortasında. Allahtan kredi kartı çıktı da rahat bir nefes aldık hepimiz. Yoksa kafayı yememek elde değildi. Neyse, konu bu değildi. Konu şuydu; ya bir gün bir yerde yanlış para üstü aldıysak? Yani bilmiyoruz bile bunu, "ya aldıysak" diyoruz. Olasılığın kocamanlığını görebiliyor musun? Yani demem o ki, hayatım başıma yıkılsa yeri.
Mesela neden her şeyi bırakıp da uyduruk bir eve taşınıp, uyduruk bir iş bulup, sonra o uyduruk işten ayrılıp başka bir uyduruk iş bulup uydurukça yaşayamıyorum? Neden dinlenemiyorum? Neden koşturuyorum? Nereye yetişeceğim? Tabakhaneye olabilir mi? Hani diyoruz ya "boş zamanım yok" diye, ben bunu gerçekten inanarak söylüyorum. Zamanım yok. Çünkü zaman benim değil; başka şeylerin, başka insanların. Zamanıma sahip değilim. Giden benim hayatım oysa ki. İşte bundandır asiliğim, bundandır suratsızlığım. Kimse benden mutlu olmamı beklemesin rica ederim. Yani aslında bugün, dünyanın son günü bir grup Hristiyana göre. Dini kafasında bitirmiş bir insan olarak korkuyorum bu haberlerden elimde olmadan. Olduramıyorum, çünkü hayatını, kendinin olduramamış bir insanım. Yani bundandır uzun yaşama isteğim, belki bir gün başarırım bunu diye. Oksijeninizi tükettiğimin farkındayım, ama umurumda değil bu durum; zira bencil bir insanım.Yani en kısa zamanda göğü kafama yıkılmış görmek istiyorum.
Gök demişken, bok yemişim.
05 Mayıs 2011
Sen ve ben kafa güzeliydik. Ritmimiz biraz Fiona Apple'dı, biraz neydi bilemiyorum. Bilememek bazen güzel şeydi. Mesela odaya zorla giren ışığın tenine neden kaynadığını ve bana nasıl bu kadar güzel yansıdığını bilemiyordum. Ya da bir kafede otururken batan gün ışığı nasıl oluyordu da hep senin gözlerinle birleşebiliyordu.
Hazır üstümdeyken sorayım dedim "ışığınla nefesimi nasıl kesiyorsun?" Konu sensen ve nefes benimse, ışık mühimdi. Pek anlamadın sorumu, yine de gereksiz bir gururla donandın. Aptal bakışların madalya alacak bir şövalye gibi yavaş yavaş kıvanç kıyafetlerini giyerken, arda kalan son ışıklarla doyuruyordum gözlerimi, bir yandan da "bilmesem iyiydi" diye düşünüyordum.
Hazır üstündeyken sorayım dedin galiba "aşık olduğun adamla sevişmek başka oluyor değil mi?" Gözlerimdeki şaşkınlığı ilerleyen zamanlarda başka kimsede göremedim. Evet, şaşkınlığımı gördüm; zira hemen yanı başımızda vücut bulmuştu kendisi, çipil çipil gözleriyle bize bakıyordu. Bir sonraki safhaya geçmeden yapılması gereken birleşilen bedenden yavaşça ayrılıp, sessiz sedasız olay mahallini terketmekti, ama bize öğretilmişti bir kere başlanılan işin bitirilmesi. Artık işten başka bir şey değildi bu ve ben kalkıp gitmek yerine ağız kuruluğunu hissetmeyi tercih ediyordum.
Sen altımda değişirken bedenimdeki hormonlar kendilerini geri çekiyordu. Senin vücudundaysa bambaşka hormonlar bedenini ele geçirmek üzere işgal ordularına "ileri!" emrini vermişti. Gözlerin kurbağa gözü, ağzın sırtlan ağzı oluveriyordu; hormonların baya hızlı çalışıyordu.
Gözlerimi kapattım, ne senin yaratıklaşan sıfatınla ne de benim çipil çipil şaşkınlığımla burun buruna gelmek istemiyordum daha fazla. Kapanan gözlerimin sana bir faydası oldu, lakin bana hiçbir yararı dokunmadı. Hiçbir şey ağzımın tekrar ıslanmasını sağlamıyordu. Yosun tutan ellerinle bana dokunuyordun ve ben bu anın bitmesi için içimden dualar uyduruyordum.
Ritmimiz Britney Spears'a döndüğünde gözlerimi karanlık odaya açtım. İşimiz bitmişti artık. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, kulaklarım da hırıltılarına alışmak için elinden geleni yapıyordu. Sigara uzattığında almamazlık edemedim. Yarı çürümüş, kurtlanmış, yarı hayvanlaşan bedeninle yanımda sigarandan nefesler alıyordun. Midemin bulanma katsayısı zamanla doğru orantılı olarak artıyordu. Sen, genetik bir bozukluktun ve artık sigaramı üstüne söndürmekten başka yapacak bir şeyim yoktu senin için.
fotoğraf
28 Nisan 2011
kafam o kadar güzel ki,
yuvarlanıyorum, yuvarlanıyorum, yuvarlanıyorum.
bir cümle duyuyorum, ona tutunuyorum.
sonra tekrar yuvarlanıyorum.
saatler sürüyor sanıyorum, ama bir an sadece.
kelimeleri ağzımda yuvarlıyorum.
yıllar kadar zamanımız var sanıyorum,
ama bir an sadece.
sen konuşuyorsun, ben yuvarlanıyorum.
sen konuşuyorsun, ben yuvarlanıyorum.
15 Nisan 2011
03 Nisan 2011
Ahmak ıslatan zamanı şimdi. Gökgürültüsüyle sarsılarak boşalıyor yağmur. Dışarı çıkıp sırılsıklam olmalıyım. Saçlarım yağmur suyuyla yıkanmalı, zira kuruyunca dalgaları çok güzel oluyor.
İnsanlar durmadan konuşuyorlar. Anlatacak ne çok şeyleri var; ne kadar çok ve ne kadar boş. Bütün o konuşmalar, hareket eden bütün o çeneler, ses tellerinin lanet yetenekleriyle sese dönüşen bütün o gereksiz kelimeler... hepsi beynimi çürütüyor. Bazen bir sağır gibi baktığım oluyor etrafıma, alık gibi bakıp sadece kafa sallıyorum. Anlamsız geliyor bütün o dertler. Bir ahmak ıslatan kadar manaları yok.
Oysa yaptığın eylemin aksine bir tek sen konuşmalısın. Olmayan şeylerden bahsetmelisin bana. Konuşarak beynimi sikmeli, ahmaklığımı ıslatmalısın. Islatmalısın ki varlığının bir anlamı olsun.
06 Mart 2011
..
Eğer cehennem diye bir yer varsa orası senin yanındı. Ağır aksak konuşman, yüzüne oturtamadığın karizmatik bakışların, yeşile çalan sarı dişlerin ve ellerin... Ellerin bana ayı yavrularını düşündürdü. Bir erkeğe göre bile kaba ellere sahip olmak nasıl bir duyguydu? Kaç kadının bedenini parçaladın o ellerle? O eller yüzünden miydi yalnızlığın? Bir anlığına acısam da sana, hemen geçti. Acınmaması gerekiyordu sana. Sana acındığı için bu kadar zavallıydın. Zavallı ruhun ve kirli tırnakların iyi bir ikiliydiniz. Ve seninle konuşmak istemiyordum artık. Boğuk sesini duymamak için aklımdaki kelimeleri ağzına verip boğazına boşaltmak istiyordum hıncımı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






